· Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer.
KENYA ATASÖZÜ



11 Mayıs 2011 Çarşamba

Mustafa Kutlu Hikâyeciliği: Sohbet, Çay, Ünsiyet



Mustafa Kutlu ile ilgili yazı kaleme alacak adamın karşısında eğer ki daha önce de bir şair, bir hikâyeci ile ilgili bir şeyler karalamışsa daha evvel karşılaşmadığı nevinden bir zorluk belirir. İyi bir hikâyeci iyi bir söz ustası olması bir yana Kutlu üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir ediptir ve takdir edersiniz ki herkesin hemfikir olduğu bir adamı yazmak zordur. Herkes diyorsak bu ‘her meşrep’ anlaşılsın yoksa herkesin üzerinde hemfikir olduğunu söylersek Kutlu’ya haksızlık etmiş oluruz. İyisi mi biz bu ‘her meşrep’ olayını iyice bir açalım. Vira bismillah. Evvela şunu belirtelim: Kutlu’nun hikâyelerinden bir lezzet almanın terazisi edebiyattan anlamaktan ziyade sohbetten anlamak, çay içmekten anlamaktır. Bu böyledir. Mustafa Kutlu hikâye yazmaz, sizi İstanbul manzaralı bir mekâna çağırır, çay doldurur, bir hikâye hatta birkaç hikâye anlatır, gönderir. İyi kitap okunmaz zaten, dinlenir.(iyi şiirin de şaşmaz bir terazisi vardır, adama direk sigara yaktırır).Çünkü edebiyata değil hayata inanır Kutlu. Sözü yalnızca kelimelere, cümlelere mahkûm etmez. Söz onun öykülerinde bazen kahramanların anlatamadığı belki de bile isteye anlatmadığı bazense yazarın anlatmaktan imtina ettiği yerlerden de neşet eder. Sözü cümlelere dökmek kısmına gelince, Kutlu’nun kullandığı kelimeler üzerinde ecdadın yüzyıllarca gezindiği, adımlaya adımlaya parlattığı ve üzerinde artık bir anlam kristali oluşmuş kelimelerdir. Kutlu’nun dilindeki sadeliğe denk olarak hikâyelerinde yarattığı derinlik ve dahi incelik burada aranmalıdır. Aktüel olanı kadim kelimelerle anlatır Kutlu böylelikle kadim olanı aktüel kılar daha doğrusu okuruna kadim olanın hep aktüel kaldığını hatırlatır. Kutlu’nun hikâyelerinde ‘şimdi’ geleneğin vardığı son noktadır,’sonra’ ise geleneğin bir sonraki istasyonu. Zamanın yekpare, parçalanamaz olduğunu, değişenin değişmeyen değişmesin diye değiştiğini, hülasa asıl olarak hiçbir şeyin değişmediğini sezgilerim hep Kutlu’nun anlattıklarında.

Kutlu’nun her damağa meşrebince bir tat verdiğinden bahsetmiştik, bu genellemeyi yaparken edebiyatla hemhal olmuş kişiler veya kitap kurtları değil sadece menzilim. Hayatında Minyeli Abdullah’tan başka kitap okumamış babama da Kutlu kitabı okuttuğumda sonuç değişmiyor, anneme de amcamın oğluna da. Benim en çok hediye ettiğim kitaptır “Mavi Kuş” mesela. Arkadaşlarım arasında “Mavi Kuş” hediye etmediğim yok gibidir nerdeyse veya bana bir kitap söyle okuyayım desin biri, tak: Uzun Hikâye, Mavi Kuş, Menekşeli Mektup. Şaşmaz! Bir yazarın iyiliğinin de sanırım koşulu bu, kim ne derse desin: herkes kendi kavlince bir şeyler bulup çıkaracak, bir lezzet alacak. Bana metinlerarasılıktan, kurgu tekniğinden şundan bundan bahsetmeyin. Çay demleme ihtiyacı veriyor mu bir hikâye, dostlarla muhabbet edesin geliyor mu, anneni arayıp hal hatır sorasın geliyor mu, tamam. Biz ne anladıysak sohbetten, muhabbetten, çaydan anladık. Bu böyledir. Bizim medeniyetimiz bir çay medeniyetidir. İslam bir sohbet dinidir. Efendimiz “din nasihattir” buyuruyor. Nasihat ayrı sohbet ayrı diye düşünmeyin, aynı şeydir. Nasihat nush kökünden gelir ve bu da yapılan bir işin şaibelerden korunmasıdır. Yani nasihat bir öğüt olmaktan ziyade sohbetle, muhabbetle insanın kendisini şaibeden korumasıdır. Zorlama bir bağlantı kurulduğum sanılmasın, her sohbet nasihattir, her nasihat sohbettir. Mustafa Kutlu’nun her hikâyesi sohbettir, nasihattır. Ben geleneğin bu anlamda modern Türk edebiyatında en iyi temsillerinden birinin de Kutlu hikâyeleri olduğunu düşünüyorum. Gelenek çağın kıstırmalarına, kışkırtmalarına insanlığın kadim eczası olan muhabbetle kılıç kuşanılabileceğini fısıldamaz mı hep? Daha doğrusu geleneğin doğru tanımın da bu olduğuna inanıyorum. Gelenek demek sohbet demek, muhabbet demek, menkıbe demek, hikâye demek. Elbette örf ve adetlerden, ananelerden çok daha köklü ve çok derin bir yerdir gelenek. Gelenekle hesaplaşılmaz, faydalanılır. Hesaplaşılacak olan bidatlerdir, bir takım saçma sapan örfler, adetlerdir. Zaten iyi olan zamana kalır. Gelenek zamanın koridorunda“doğru”nun kendini şaibe ve bidatlerden korumasıdır, insanlığın birikiminin nesilden nesile tertemiz ak pak bir su gibi akmasıdır. Akan su bulanık olmaz.

Kutlu’nun hikâyelerinde beni mest eden bir şey daha var: Bu topraklar. Sapına kadar yerlidir Kutlu ama yerel değil ve bu yerlilik onun hikâyelerini has muhabbete dönüştürüyor. Kendini, etrafını, memleketini anlatmayan insan ne anlatabilir ki? Bütün insanlığa seslenmenin yolu etrafına seslenmekten geçmez mi? Efendimize Allah ilk tebliği akrabalarına, yakın çevresine yapmasını emretmedi mi? Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamber işe evvela kendi ailesinden başlamadı mı? En iyi bildiklerinden, en iyi tanıdıklarından? Demek ki evrenselliğin koşulu da yerli olmaktır. Kutlu’nun hikâyelerinde Anadolu vardır gürül gürül. İyisiyle kötüsüyle acısıyla tatlısıyla şiiriyle küfrüyle Anadolu. Böyledir, her hikâyesinde herkesin bir ayağı Anadolu’dadır, yazarı dâhil. Bence Kutlu’yu bu denli okunaklı kılan, hikâyelerindeki lezzetin temel kaynağı da bu Anadolulukta aranmalıdır. Zira bu Anadolu öyle bir Anadolu’dur ki dervişler kol gezer, âşıklar saz çalar, türküler susmaz, çile bitmez, peygamber sevilir, övgüsü bitmez, felekle cenk bitmez, dualar dinmez, muhabbet eksilmez.

En son olarak Kutlu’nun beni benden alan kitaplarından bahsetmek istiyorum. Bu kitapları alın okuyun diye mi? Yok yok hiç değil, ufak da olsa o kitaplara duyduğum minnetin sırtımdaki ağırlığı biraz olsun dinsin diye.

Menekşeli Mektup: Bir Hac hikâyesi anlatır ki orda Kutlu umreye gitmiş kadar olur insan.

Mavi Kuş: Özel bir parantez açmak gerekir Mavi Kuş’a, zira dilde bu kadar sade kalabilip özde bu kadar derine inmek çok az kitapta rastlanır bir husustur. Gerçeğin nerde başlayıp nerde bittiği, gerçeğin esas mahiyeti gene bir Anadolu hikâyesi vesilesiyle anlatılıyor kitapta. Ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin de kitabınkine benzer senaryoda bir filmi vardır: Kirazın Tadı. Kutlu’nun bu filmden haberi var mıdır bilmem ama aynı temanın bir mahir yönetmen ve usta bir hikâyeci elinde nasıl insanı mest ettiğini göreceksiniz. Ben itiraf ediyorum Kutlu’nun Mavi Kuş’u belki mevzuu bize Anadolu üzerinden anlattığı için daha lezzetli gelmişti bana. Anadolu’yu daha iyi bildiğimden onun bende neye karşılık geldiğini daha çabuk kestirebildiğimden olsa gerek.

Bir de uzun hikâye. O ne hikâyeydi be!

Son söz: Mustafa Kutlu’nun hikâyelerini okumak cuma namazı çıkışı cemaatten hiç tanımadığın birine Allah kabul etsin demek gibidir. Öylesine bir ünsiyettir!

Yunus Melih Özdağ

Edebiyat Ortamı/Sayı 19

9 Şubat 2011 Çarşamba

Minnet Eylemem



/zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
rizkimi veren hudadir kula minnet eylemem/

17 Aralık 2010 Cuma

GÜNLÜKLER/TARKOVSKİ

İnsanın diğer insanlara acı vermeden yaşayabilmesi için bir ideali olmalı; manevi ve ahlaki bir ideali.

*

Hiç kimseye hiçbir şey borçlu olmamak ne korkunç ve onursuz bir şey.

*

Aşk nedir? Bilmiyorum. Aşkı bilmiyorum değil, onu nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum.

*

Hakikat kendi içinde değil, onun yönteminde yatar. O yoldur.

*

Gerçek bilgi ancak kalp ve ruhta başarılan, yerine getirilendir.

*

Tutkulu, samimi ve dingin bir inanca sahip olmak kadar zor bir şey yoktur.

*

Acı olmak zorunda çünkü iyi ve kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekilerek saflığına ulaşır.

*

Asıl şiir sanatı din duygusuyla paraleldir. İnanmayan şair olamaz.

*

Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak…

10 Kasım 2010 Çarşamba

İSYAN AHLAKI/NURETTİN TOPÇU

Düşünce hareketin bir ifadesi olduğu ve insanın dilemesi hem hareketi hem de düşünceyi tayin ettiği için,irade böylece ruhi ve ahlaki hayatın müşterek kaynağı haline geliyor.
*
Gerçekte sezgi ,bir somut zeka şeklidir,bir "duygu hamlesi"dir.
*
Ve "niyet ancak harekete geçtiği nispette samimi ve tamdır".
*
Aslına bakılırsa fert devlette temsil edilmiş değildir;aksine o bütün haklarını devlete devretmiştir.
*
Devlet bir istismar makinesidir.
*
Eğer adalet diye bir şey var ise insanlık bunu,evrensel sorumluluk iradesine sahip olanlarla birlikte,kendi nefislerinin esiri olarak diğer fertleri istismar etmeye çalışan hükümdar ve zorbalara bıkıp usanmadan karşı çıkanlara borçludur.
*
Sezgili düşünce,herşeyden önce,bir estetik düşünüştür.
*
Eğer inanç iletilebilir olmasaydı ve doğduğu fertte ebediyyen kapalı kalsaydı ne insan toplumu olurdu,ne de medeniyet.
*
Şüphesiz "önceden hazır olanlar için bir işaret yeter".
*
Varlığın sahip olduğu bütün kuvvetlerle kendisinden başka birine kendini teslim etmesi anlamında iman,aşkla aynıdır.
*
İnançta akıldışı hiç bir şey yoktur.O,aklın en yüksek hareketidir.
*
İsyan Allah'ın bizdeki hareketidir.Benlik,bu ikilikte Allah'ın iradesine boyun eğer.
*
O halde hakiki hürriyet Allah'a aittir;o bizde gerçekleşmiş bir ölçüde bizim tarafımızdan gerçekleştirilmiş ilahi hürriyettir.İsyan hareketimizdeki bu hareketin teyidinden başka bir şey değildir.İnsanın isyanı herşeyden evvel kendi tabiatına karşı,kendi iç kuvvetlerine,dar ve bencil arzularına karşı isyandır.Böyle bir tabiat,doğrusunu söylemek gerekirse ,esareti teşkil etmektedir,hem de her çeşit esaretin kaynağıdır.İç kuvvetlerinin zorbalığından kurtulan insan,evrensel sorumluluk yüklenir ve insanlar arasındaki pasif dayanışmaya karşı,zorbaların hakimiyetine karşı isyan eder;bunu da bütün bir iradeyle hakiki bir dayanışma ve gerçek bir hakimiyet isteyerek yapar.
*
Fakat bir hareket ,ancak kendi içerisinde başkaldırdığı bir nizama karşılık,yeni ve zorunlu olarak daha üstün bir nizamın ihtiraslı iradesini taşıyorsa isyan adını alabilir.
*
Allah'a boyun eğmek,insanın kendi benliğine karşı isyan etmesi demektir.
*
O halde bizim anlayışımıza göre isyan nedir?Biz,hem uysallığa hem de anarşizme karşıyız.Ferdin sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir İrade karşısında uysallığını kabul ediyoruz.
*
Kendi tasavvuf geleneğine yeniden sarılacak olan Anadolu çocukları,hem kendi nefislerinin zorbalığına karşı hem de despotların zulmüne karşı her zaman kutsal cihad ilan edecekler ve kendi darağaçlarının önünde cesaret ve gururla,cihatlarının tam anlamıyla şuurunda olarak:ben Hakikatım"En'el Hakk" diyebileceklerdir.
(dergah yayınları,5.baskı,Şubat 2010)

4 Ekim 2010 Pazartesi

TARKOVSKİ'DEN...

"Her halukârda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforme olmasının kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir."

Andrey Tarkovski/Şiirsel Sinema

28 Nisan 2009 Salı

Cesar Vallejo: Umuttan Söz Etmek İstiyorum

Çev: İsmet Özel


Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlık ta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik te olmasam, tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.



Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, sebepsiz de olamaz.Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.

Cesar Vallejo
Çev: İsmet Özel